Edebiyat nedir?

Roland Barthes, "edebiyat öğretilebilir mi?" sorusuna "edebiyatın dışında bir şey öğretilmemeli" diye yanıt verir.[1]

Notos Dergisinin izniyle Andre Petitjean'ın Roland Barthes ile yaptığı "Edebiyat Dışında Bir Şey Öğretilmemeli" başlıklı söyleşisini sizlerle paylaşıyoruz: 

Edebiyat dersinin IB'nin "birinci grup" dersi olması da bu nedenle bir tesadüf değil. 

Edebiyat nedir?  

Edebiyat kavramının çeşitli tanımları yapılabilir. Klasik tanımıyla: 

"Kelime ve kavram olarak Türkçede Tanzimat’tan sonra kullanılmaya başlanmış veya bu tarihten sonra gittikçe yaygınlaşmıştır. Bu döneme kadar aynı yahut biraz daha farklı anlamda edeb kelimesi kullanılmaktaydı. 1860’lardan sonra yaygınlaşan edebiyat kelimesi, bu yıllarda çeşitli bilim alanları için Fransızcadan tercüme yoluyla Osmanlıcaya kazandırılan terimlerle (lisâniyat, arziyat, rûhiyat vb.) aynı yapıda olduğunu düşündürmektedir. Buna göre edebiyat kelimesinin Fransızca littérature veya belles lettres karşılığı olarak uydurulduğu tahmin edilebilir."[2]

Vladimir Nabokov'a göre ise "Edebiyat, bir oğlanın kurt diye bağırdığı ve Neandertal vadiden ardında büyük bir gri kurtla koşarak geldiği gün doğmadı: Edebiyat, bir oğlanın kurt diye bağırdığı ve ardından hiçbir kurdun gelmediği gün doğdu."[3]

Fernando Pessoa ise "Bütün sanatlar gibi edebiyat da hayatın yetmediğinin itirafıdır." ve "Her sanat edebiyatın bir biçimidir, çünkü her sanat bir şey söyler. Söylemek iki türlü olur: Konuşmak ve susmak. Edebiyat olmayan sanatlar, ifadeci bir sessizliğin yansımalarıdır."[4] der. 

IB DP Türkçe A: Edebiyat dersinde "öğrenciler yalnızca edebi metinler üzerine odaklanarak çeşitli metin eleştirisi yaklaşımları benimseyeceklerdir. Öğrenciler, edebiyatın doğasını, edebi dilin ve metinselliğin estetik işlevini ve edebiyatla dünya arasındaki ilişkiyi keşfederler."[5]

Bu derste dört ana edebî tür üzerinde durulacaktır. Bunlar kurmaca düzyazı, kurmacadışı, şiir ve tiyatro metinleridir. 

  İkinci Yüzyılın İktisat Kongresi’ne katılan Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Erol Köroğlu'nun “Bu Yüzyılda Okur Yetiştirmeyi Başaracak Mıyız?” başlıklı sunumunu izleyebilirsiniz:

 

Edebiyat Ne İşe Yarar? 

    

Semih Gümüş, “Karşılıksız bir dünya”, Radikal Kitap Eki, 11 Aralık 2010

Edebiyat ne işe yarar? Son yıllarda katıldığım her söyleşiye bu soruyla başlıyorum. Karşımdaki okurların kuşkuları olabileceğini baştan varsayıyorum demek ki. Kitabın da artık yazınsal değerinden önce kullanım değerine bakıldığı, öncelikle işlevsel bir meta olarak alınıp satıldığı günümüzde, yerinde bir soru değil mi bu? Artık piyasanın isterlerine ve oraya buraya diktiği oklara göre yolunu bulan okur da, içinde savrulduğu bu piyasanın aktörlerinden biri oldu. Somut, elle tutulur bir karşılığı olmayan, kaldı ki kendisi somut ve elle tutulur olmayan edebiyatın karşılıksız bir dünya kurduğunu, ama zaman içinde yeri başka hiçbir şeyle doldurulamayacak derinlikte iz bıraktığını nasıl anlatmalı? Rita Felski, “Fakat kitaplar birer özne olmasa da,” diyor, “öylesine birer nesneden, sayısız başka şey arasına sıkışmış gelişigüzel şeylerden de ibaret değildir.”

Oysa edebiyat, okurken kendimizi içinde bulduğumuz, ayrıca daha baştan kendimizi etkilerine açık tuttuğumuz bir dünya değil miydi? Rita Felski’nin Edebiyat Ne İşe Yarar? kitabı, edebiyat metinleriyle aramızdaki ilişkiyi böyle bir bağlamda, sıradan bir soruya dibine varılması zor bir derinlik kazandırarak tartışıyor.

Edebiyat nedir?

Edebiyat metinlerinin hayatımızda tuttukları yeri konu etmeyen yazar azdır. Değil mi ki bu yazdıklarımızı yayımlıyoruz, her yazara göre değişse de, yazınsal metnin doğasını aşan amaçlarımız da var demektir. Yoksa, kendimize saklayıp okunmasını istemediğimiz metinleri yayımlamayız. Neden sonra yaşanan Bartleby sendromları da yazarın baştan attığı adımların izini silmeye yetmez. Dolayısıyla okuru hiç iplemeyen yazarın da okunma isteği hemen ortaya çıkar.

Yazarın içgörüsü kutsaldır elbette, üstelik uzun yıllar boyunca verilmiş yoğun emekle oluşmuştur o içgörü ve o olmaksızın yaratıcılığın içinden geçmek olanaksızdır. Dolayısıyla yazınsal metni kendi özgün yorumlarıyla alımlayan okurun da içgörüsünden söz etmeliyiz. Popüler roman yazarında ve okurunda kendini göstermeyen, gazete yazarının aklından geçmeyen içgörü, gerçekliğin doğasından gelen kabuklarını soyup cevherini ortaya çıkaran bir düzen kurmaya başlar.

Nedir bu anlattıklarımın anlamı? Edebiyatın kalıcı izler bırakması. Demek okurun zihinsel süreçlerinde, zaman içinde de o izlerin birbirine bağlanarak oluşturduğu toplumsal kültürün düzeyinin adım adım yükselmesi. Edebiyat başka ne işe yarar... İnsanı günlük hayatı içinde farklılaştıran bir etmen de olur mu? Farklı düşünüp farklı konuşuyorsanız, bakış açınız sizi ayırt ediyorsa, okuduğunuzu herkesten başka biçimde anlamakla kalmayıp gerçeği göründüğünden başka bir görme biçimiyle içselleştiriyorsanız, edebiyata borçlu kalabilirsiniz.

Çocuklukta, iyi huylu öğretmenler kitabın en iyi arkadaş olduğunu öğretir. Çok naif midir bu? Sözün derin yapısına eğildiğimizde, kitapların yalnızlıkları paylaştığını, hiç kuşku yok ki gerçekmiş gibi okuduğumuz hikâyeleriyle ve kişileriyle özdeşleştiğimizi, kitaplarda kendi suretimizi gördüğümüzü pekâlâ söyleyebiliriz.

Ne ki, Rita Felski de belirtiyor, başta Kafka’nınkiler olmak üzere, modernist metinler okurla metin arasındaki yakınlık ilişkisini sarsar, alışılagelmiş yorumbilgisini sorgular, “çoğumuzun yakından tanıdığı bir bocalama, hüsran ve endişe hissi uyandırır”. Brechtgil bir sendrom. Gregor Samsa ile okurun özdeşliğinden artık söz edilemez, ama insanın düş-tasarımı içindeki durumu, okuru bu kez eskiden olduğundan daha çok düşündürür. Okur, yazarın anlattıklarıyla yetinmemeye, yazarın verdiği anlamların ötesine geçip kendi verdiği anlamlarla okumaya, metni kendi zihninde zenginleştirmeye başlamıştır. Okumanın yığınsallaşması bundan sonra olur. Artık edilgin bir öğrenci değil, etkin bir katılımcıdır okur ve böylece onun bir kitaptan öbürüne atlamak için gerçek nedenleri vardır.

Edebiyat metinlerinin bu alımlama sürecinden geçirilmesi, insanı o güne dek tanımadığı deneyimler ve soyutlamalarla çoğalan bir yaratıcı dünyayla karşı karşıya bırakır. Bireyliğin kazanılması sözü bir başına anlamlı sayılmaz, bireylikten ne anladığımız da önemli. Kendiliğinden bireylikten söz edemeyiz; insanın herhangi bir sektörde yaptığı işin de en iyisini yaparak, bu arada kişisel hayatında kendini geliştirmeye çalışarak kazandığı bireylik önemlidir elbette, ama bir de edebiyatın yaratıcı dünyasında tamamlanan bireylik var. Okurun, mühendislik bilgisiyle kendini tamamlamasıyla yaratıcı yazının soyutlamaları ve yorum alanları içinde tamamlaması arasında, niteliksel bir ayrım elbette olacaktır.

Rita Felski’nin tanıma adını verdiği bu süreç, edebiyatın varlık nedenlerinden biri olarak da alınabilir. Önce okurun edebiyat metinleriyle arasında kurduğu özdeşlikler var, ama bu arada, “Her tür tanıma ânı metinler ile okurların inişli çıkışlı inanç, umut ve korkularının etkileşiminden doğar; dolayısıyla edebiyat eserlerinin sağladığı içgörüler de zaman ve mekâna göre büyük farklılık gösterir.” Bu farklılık olumsuz bir sorun olmayıp, tam tersine, edebiyatın o farklılıklar ve kuşaklar boyunca okunmayı sürdürmesinin, kalıcılaşmasının da nesnel zeminini oluşturur. Lacan’ın, okuduğu edebiyat metninde kendini gören okurdan söz ettiğini aktarır Rita Felski: metin, aynamızdır. O aynalar bazen bizi açığa düşürür, bilmediklerimizi yüzümüze vurur, yalanlarımızı ortaya çıkarır, görme biçimimizi sınar, bazen de onlarda tam kendimizi görmenin hoşnutluğunu yaşatır. Okuma sürecinin aydınlık kaynağı da metinle aramızdaki bu sarsılmaz ilişki değil midir?


Yazılanların anlaşılamaması

Eve Sedgwick’in söylediği, bizi tam, bir estetik nesne olarak yazınsal metnin akıl almaz gücüne götürür. Orası büyülü alan – okur ile metin arasındaki etki-tepki ilişkisi ve asıl kavga orada yaşanır. Kimilerinin yakın okuma, benim de derin okuma dediğimiz yerde, yazınsal uzam yazarın ölçüp biçtiği dünya olmakla kalamaz, gitgide genişler. Eleştiri yazarı ya da edebiyat düşünürü, metnin büyüsünü çoktan unutmuş olmalıdır. Yazınsal metni, Ne, Nasıl, sorularını sorarak okumayı içgüdüsel bir davranış olarak benimsemişse, büyü çoktan bozulmuştur, ama onun yazdıklarının büyüsü olmadığı da öne sürülemez. Eleştiri ya da deneme yazarının kendi yazdıklarının büyüsüne kapıldığından söz edilmiyorsa, o düzeyde okumanın ancak bir köşeye sıkışmış olmasından, yazılanların anlaşılamamasındandır.

Eleştiri, büyülenmeyi “antitezi ve düşmanı” görür, doğası gereği. Metnin büyüsü, ruhu ve duygusu bazen yazarı, bazen okuru ilgilendirebilir, ama eleştiri şöyle davranır: “Büyülenme bir bakıma kara büyüdür, eleştiriye düşen de irrasyonel gibi görünen fenomenlere rasyonel açıklamalar getirmek yoluyla bunların tılsımını bozmaktır.” Yazınsal metnin taşıdığı büyü, eleştirel okuma içinde kendiliğinden çözülmeye başlar. Metnin öğelerini soyutlayarak birbirinden ayırmaya başlayınca, metinden adım adım uzaklaşmaya, onun karşısında bir başka metni, eleştiri metnini kurmaya başlarsınız.

Demek harflerin, sözcüklerin, tümcelerin bir araya gelişi, inanılması zor bir etkiye yol açabiliyor. Nasıl oluyor da yazı, insanları etkileyen bir dünya kuruyor? Rita Felski de, “Bir sayfa üzerindeki eğri büğrü siyah çizgiler nasıl olup da insanların, şeylerin, eylemlerin ve yerlerin böyle canlı birer hayalini canlandırabilmekte; okurlar bu gölge ve hayallere tepki verirken nasıl böyle güçlü bir algı ve duygu deneyimi yaşayabilmektedir?” diye soruyor. “Edebiyat yokluğu varlığa dönüştürme, birtakım hayaletimsi figürleri yoktan var etme, sanrısal bir yoğunluk ve canlılıktaki imgeleri hayalde canlandırma ve okuru içine çeken kocaman dünyalar yaratma gücü bakımından büyücülüğe yakın görünür.”

Belki yalnızca şiir, okuduğu metinden karşılıklı bir beklentisi artık olmayan, metin ötesine geçmiş okurun alanında, işe yaramaktan bambaşka bir anlam katına çıkmıştır. Şiir için söyleneceklerle roman için söyleneceklerin kesişmesi gitgide zorlaştı artık. Büyüsü en zor şiirin bozuluyor.

"Hiçbir alan edebiyatın yaratma becerisiyle boy ölçüşemez. Hiçbir şey yoktan var olmaz, diye biliyoruz, edebiyatın fizik ötesinde yarattıklarından başka.

Hayat gitgide çekilmez hale gelmeye başlayınca daha çok sorulur: Edebiyat ne işe yarar? Kitapların yazınsal değerinden önce kullanım değerine bakıldığı, öncelikle işlevsel ve ticari bir meta olarak alınıp satıldığı günümüzde, yerinde bir soru değil mi bu? Artık piyasanın isterlerine ve oraya buraya diktiği oklara göre yolunu bulan okur da, içinde savrulduğu bu piyasanın aktörlerinden biri oldu. Önce ona sunulanı alıyor ve etkin bir okur olarak düşünmeye başlamak yerine verilenle yetiniyor. Somut, elle tutulur bir karşılığı olmayan, kaldı ki kendisi somut ve elle tutulur olmayan edebiyatın karşılıksız bir dünya kurduğunu ama zaman içinde yeri başka hiçbir şeyle doldurulamayacak derinlikte iz bıraktığını ona nasıl anlatmalı?" Semih Gümüş'ün Notos 61. sayıdaki "Edebiyatın Anlamı ve Büyüsü" yazısını buradan okuyabilirsiniz. 

Antoine Compagnon'un Notos 61. sayısında yer alan "Edebiyat Ne İşe Yarar" makalesini buradan öğrencilerinizle paylaşabilirsiniz. 

Dil A: Edebiyat Dersinin Amaçları 

Öğrencilerin,

1. Farklı dönemler, tarzlar ve kültürlerden çeşitli ortamlar ve biçimlerdeki bir dizi metinle meşgul olmalarını,

2. Dinleme, konuşma, okuma, yazma, izleme, sunma ve performans gösterme becerileri geliştirmelerini,

3. Yorumlama, çözümleme ve değerlendirme becerileri geliştirmelerini,

4. Metinlerin biçimsel ve estetik niteliklerine duyarlılık geliştirmelerini ve bunların farklı yanıtlar doğurarak çoklu anlamların kapılarını açtıklarını fark etmelerini,

5. Metinlerle çeşitli bakış açıları, kültürel bağlamlar, yerel ve küresel sorunlar arasındaki ilişkiler konusunda bir anlayış oluşturmalarını ve bunların farklı yanıtlar doğurarak çoklu anlamların kapılarını açtıklarını fark etmelerini,

6. Dil ve edebiyat çalışmalarıyla diğer disiplinler arasındaki ilişkileri anlamalarını,

7. Kendine güvenli ve yaratıcı bir şekilde iletişim kurmalarını ve işbirliği yapmalarını,

8. Dil ve edebiyatta ömür boyu sürecek bir ilgi ve zevk geliştirmelerini sağlamaktır. (IB A Dili Edebiyat Kılavuzu, 15) 

  Etkinlik

1. Öğrencilerden IB Dil A: Edebiyat dersinin amaçlarını okumalarını ve her maddeden anahtar sözcük seçmelerini isteyin.

2. Sınıfı gruplara ayırıp her gruba bir tür tayin edin. (Kurmaca düzyazı, kurmaca dışı, tiyatro, şiir türlerinden biri) 

3. Öğrencilerden IB Dil A: Edebiyat dersi için tayin edildikleri türde iki Türkçe iki çeviri kitap isimi bulmalarını isteyin. 

4. İnternette yapacakları araştırma ile İngilizce A: Edebiyat dersinde IB okullarında okutulan eserleri araştırabilir ve Padlet uygulamasında kendi seçtikleri eserlerin IB Dil A müfredatına uyumunu tartışabilirler. 

Öğrencilerin araştırma sonucu buldukları kitaplar, öğretmen tarafından IB dersinin okuma listesine alınmayacak olsa da öğrenciler bu kitaplarını yaz tatillerinde okuyabilir ya da bitirme tezlerinde kullanabilirler. 

Kurmaca, hakikati nasıl değiştirebilir? 

Ayarlar bölümünden Türkçe altyazı seçeneği ile izleyebilirsiniz:

ETKİNLİK:

Öğrencilerden hangi metnin hangi yazara ve kitaba ait olduğunu bulmalarını isteyin. Ayrıca bu metinler neden edebî sayılır, sınıfta tartışınız. 

 * İnce Memed (Yaşar Kemal) 

 * Mesnevi (Mevlana Celaleddin Rumî) 

 * Kitabe-i Seng-i Mezar (Orhan Veli Kanık)

 * Bir Dinozorun Anıları (Minâ Urgan) 

 * Mikado'nun Çöpleri (Melih Cevdet Anday)

Öğrencilerden gelen yanıtlara göre metinler arasındaki farkları inceleyin. Belli başlı farklar göze çarpmaya, oluşmaya, meydana gelmeye başladı mı? Bakış açısına dair değişiklikler gözlemlenmekte midir?

A. 

Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor, ayrılıkları nasıl anlatıyor:
Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımdan erkek, kadın… herkes ağlayıp inledi.

Ayrılıktan parça parça olmuş, kalb isterim ki, iştiyak derdini açayım.
Aslında uzak düşen kişi, yine vuslat zamanını arar.

Mesnevi 

B. 

Şimdiki o kocaman, kıpkırmızı, lezzetsiz ve kokusuz hormon çileklerine hiç benzemeyen, Arnavutköy ya da Osmanlı çileği denilen bir çilek türü vardı eskiden. Rengi beyaza yakın bir pembeydi, çok küçüktü ve mis gibi kokardı. Sınıf arkadaşım Emine Esenbel ile ben, okuldan kaçıp o çilek tarlalarına dalar, topraktan kopardığımız çilekleri toprağıyla birlikte avuç avuç yerdik. Bir defasında, tarlanın Arnavut bekçisi, mavzeriyle bizi kovalamıştı. Adam, okulun içine kadar girmişti. Biz en güvenilir yer olarak müdüre Miss Burns'ün yazı masasının altına saklanmıştık. Arnavut da peşimizden odaya dalmıştı. Biraz şaşırmakla birlikte serinkanlılığını koruyan Miss Burns, olanca azametiyle ayağa kalkınca, Arnavut bekçi mavzerini indirmiş, söylene söylene geri çekilmişti. Cezalandırılmıştık elbette. Zaten ben ikide birde cezalandırılırdım.

Bir Dinozorun Anıları 

C.

ERKEK: Söyledim ya, annem babam var evde, merak etmeyin.

KADIN: Ondan değil, rahatsız ediyorum sizi. (Girer) Teşekkür ederim. 

ERKEK  (somyeyi gösterir): Yatırın çocuğu oraya. 

KADIN (çocuğu somyenin üstüne yatırır, onu saran yünlerin üzerindeki karları temizler, çocuğun yüzünü açar): Uyuyor... (Sonra kapının önüne gelir, ayaklarını paspasa vurur, üstünü başını silkeler, ikide bir derin soluklar alır verir, ah çeker.)

Mikado'nun Çöpleri 

D. 

Toros dağlarının etekleri ta Akdenizden başlar. Kıyıları döven ak köpüklerden sonra doruklara doğru yavaş yavaş yükselir. Akdenizin üstünde daima, top top ak bulutlar salınır. Kıyılar dümdüz, cilalanmış gibi düz killi topraklardır. Killi toprak et gibidir. Bu kıyılar saatlarca içe kadar deniz kokar, tuz kokar. Tuz keskindir. Düz, killi, sürülmüş topraklardan sonra Çukurovanın bükleri başlar. Örülmüşçesine sık çalılar, kamışlar, böğürtlenler, yaban asmaları,  sazlarla kaplı, koyu yeşil, ucu bucağı belirsiz alanlardır bunlar. Karanlık bir ormandan daha yabani, daha karanlık!

İnce Memed 

E.

I

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar;
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allah'ın adını,
Günahkâr da sayılmazdı.

Yazık oldu Süleyman Efendi’ye.

II

Mesele falan değildi öyle,
To be or not to be kendisi için;
Bir akşam uyudu;
Uyanmayıverdi.
Aldılar, götürdüler.
Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü.
Duysalar öldüğünü alacaklılar
Haklarını helal ederler elbet.
Alacağına gelince...
Alacağı yoktu zaten rahmetlinin.

III

Tüfeğini deppoya koydular,
Esvabını başkasına verdiler.
Artık ne torbasında ekmek kırıntısı,
Ne matarasında dudaklarının izi;
Öyle bir ruzigar ki,
Kendi gitti,
İsmi bile kalmadı yadigâr.
Yalnız şu beyit kaldı,
Kahve ocağında, el yazısıyla:
"Ölüm Allah'ın emri,
"Ayrılık olmasaydı."

Kitabe-i Seng-i Mezar 

Kaynakça

  1. ^ Roland Barthes, "Edebiyat dışında bir şey öğretilmemeli" Notos 59. 
  2. ^ https://islamansiklopedisi.org.tr/edebiyat
  3. ^ Vladimir Nabokov, Edebiyat Dersleri, çev. Ayşe Lucie Batur, Fatih Özgüven (İstanbul: İletişim, 2014), 40. 
  4. ^ Fernando Pessoa, Başıboş Bir Yolculuktan Notlar, çev. Işık Ergüden (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2018), 9 
  5. ^ IB Guide, Türkçe A, (first assessment 2021) 

Tags: Edebiyat, Roland Barthes, Vladimir Nabokov, Fernando Pessoa

All materials on this website are for the exclusive use of teachers and students at subscribing schools for the period of their subscription. Any unauthorised copying or posting of materials on other websites is an infringement of our copyright and could result in your account being blocked and legal action being taken against you.

Help